reklam
reklam

SON DAKİKA

Haberde Gündem
reklam

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK,IN HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU | 16 MART 2020 TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK,IN
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU | 16 MART 2020
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK,IN HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU | 16 MART 2020 TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
Bu haber 31 Mart 2020 - 15:50 'de eklendi ve 345 views kez görüntülendi.



CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK,IN
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU | 16 MART 2020
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

  1. 15 Mart’ta M4 karayolu boyunca TSK-RUS askeri ortak devriyeleri başladı!
  2. M4 karayolu güvenlik koridorunun oluşumu Türkiye-Rusya çelişkisinin test edildiği bir süreç olacak!
  3. Suriye savaşı 15 Mart itibarıyla 10’uncu yılına girdi!
  4. Devlet Başkanı Putin’e yeniden başkanlığa seçilme ve sınırsız-süresiz görevi sürdürme yolu açıldı!
  5. Brüksel’de gerçekleşen Zirve’de somut bir ilerleme sağlanamadı! CB Erdoğan Ortak Basın Toplantısı’na katılmadı!
  6. AB: Türkiye’nin sığınmacıları kapıya yığma şantajına boyun eğmeyeceğiz!
  7. AB Komisyonu, 22 AB ülkesinden sınır koruma görevlilerinin yer aldığı ilk birliği Türkiye sınırına konuşlandırdı! EKONOMİ
  8. Yılbaşından bu yana 4 milyar doların üzerinde yabancı portföy yatırımı ülkemizden çıktı!
  9. Türkiye’nin küresel piyasalardaki “Risk Puanı” yükseliyor!
  10. CDS’nin yükselmesi ve yabancı kaçışının nedenleri!
  11. İşsizlik oranı yüzde 13.7, gizlenen gerçek işsizlik yüzde 22! Yüzde 6 büyümeye karşılık, istihdam artmıyor ve işsizlik yükseliyor!
  12. İşsizlik verilerinde “TÜİK” oyunu!
  13. Koronavirüs Salgını, ekonomiyi ve özellikle en önemli döviz geliri sağlayan sektörlerden turizmi ciddi şekilde olumsuz etkileyecek!
  14. Koronavirüs Salgını, petrol savaşlarını başlattı!
  15. Türkiye-Rusya arasında 5 Mart’ta imzalanan Moskova Mutabakatı çerçevesinde heyetler arası müzakereler sürdürülürken, 15 Mart’ta M4 karayolu boyunca TSK-RUS askeri ortak devriyeleri başladı!
    Askeri çatışmaların askıya alınması bu mutabakatın en önemli sonucu olarak karşımızda dururken, Rusya’nın Türkiye’den asıl beklentisi; M4 karayolunun güneyi ve doğusunda kalan 7 TSK gözlem noktasının kuzeye taşınması yanında, bu karayolunun 6’şar kilometre kuzey ve güneyinde oluşturulacak güvenlik koridorunun gerçekten güvenli hale getirilmesi ve cihatçı milislerden temizlenmesi… TSK’dan beklenen bu bölgedeki cihatçı milisleri, heyet Tahrir Şam (HTŞ) başta olmak üzere BM’nin listesinde yer alan terör örgütlerini bu alandan temizlemesi. İktidar bugüne kadar İdlib’de statükoyu muhafaza etmek için HTŞ ve diğer cihatçı örgütlerle karşı karşıya gelmedi!
    TSK’nın kontrolündeki bölgeler Moskova Mutabakatı ile iyice daralırken bu dar bölgede TSK tarafından ciddi bir askeri yığınak yapılmış durumda ve aynı bölgede Suriye Ordusu, İran destekli Şii Milisler, Devrim Muhafızlarına mensup gruplar, Lübnan Hizbullah’ı milisleri yanında Rus askerleri de yer alıyor. Bu kadar dar bir bölgeye sıkışmış bu kadar çok askeri birlik arasında zaman zaman çatışmaların olması muhtemeldir. O nedenle herkesin beklentisi Moskova Mutabakatı’nın bir kalıcı ateşkese dönüşmesi ve Suriye’de hızla siyasi çözüm ve barış süreci konusunda adımlar atılmasıdır. Türkiye’nin asıl yoğunlaşması gereken, Fırat’ın Doğusu ve burada kökleşen ABD destekli Kürt yerel-özerk yönetim oluşumları. Hep vurguladığım gibi ABD ve İsrail; Türkiye, Rusya ve İran’ın İdlib’e odaklanmasından memnun, Fırat’ın doğusunda hedeflerine ulaşma yolunda çalışmalarını sürdürüyorlar! Gelinen noktada; ORTAK DEVRİYE sürecinin başlamasıyla buralardan gelebilecek olası saldırılarda TSK’nın nasıl karşılık vereceği, Rusya ve Suriye ordusuyla birlikte bu silahlı cihatçı gruplara karşı mücadeleye ve çatışmaya girip girmeyeceği ateşkesin ve Moskova Mutabakatı’nın devamı açısından belirleyici olacağı gibi Türkiye-Rusya işbirliğinin sürmesi açısından da kritik önemdedir!
  16. İdlib’e odaklanan Türkiye, Doğu Akdeniz’deki gelişmelere uzak kalıyor. Diğer risklerle yeteri kadar ilgilenemiyor. M4 karayolu güvenlik koridorunun oluşumu Türkiye-Rusya çelişkisinin test edildiği bir süreç olacak!
    Bu risklerden biri, ABD’nin Rusya ile varılan ateşkesten memnun olmaması ve Türkiye’yi İdlib’deki askeri operasyonlarını sürdürmeye teşvik etmesidir! İdlib’de Türkiye ve Rusya’nın önceliklerinin ve hedeflerinin farklılığı Moskova Mutabakatı’nın sürdürülmesi açısından bir başka risk unsuru olarak görülebilir! Moskova’daki ortak basın toplantısında Rusya Devlet Başkanı Putin, BM tarafından terörist (IŞİD, El Nusra Cephesi, El Kaide, HTŞ) kabul edilen gruplarla savaşmaya devam edeceklerini söyledi. CB Erdoğan ise yaptığı açıklamalarda bu terör örgütleriyle mücadeleden, M4 karayolu güvenlik koridorundan temizlenmelerinden söz etmedi! Suriye Ordusu’nu hedef alarak, “Türkiye’nin Rejim tarafından gerçekleştirilecek her türlü saldırganlığa karşı misilleme hakkını saklı tuttuğunu” vurguladı. Moskova Mutabakatı öncesinde, sonrasında ve mutabakatın yorumlanmasındaki kritik risk, Türkiye ile Rusya arasındaki bu çelişkiden kaynaklanıyor. Rusya’nın stratejik Hmeymim Üssü’nü menzilinde bulunduran M4 karayolu civarındaki güvenlik koridoru üzerinde yer alan çok sayıda yerleşim başta HTŞ olmak üzere farklı cihatçı grupların kontrolünde. Rusya, M4’e paralel 12 kilometre genişliğinde güvenlik bölgesinin oluşturulmasını Moskova Mutabakatı’na koyarak, Türkiye’yi Soçi Mutabakatı’nda yerine getirmediği taahhüdünü yerine getirmek zorunda bırakıyor. Rusya ve Suriye rejimi 5 Mart öncesinde M4 üzerine saldırılarını yoğunlaştırırken ana hedefleri İdlib’deki silahlı muhalefeti ortadan kaldırmaktı. Şimdi Moskova Mutabakatı ile Rusya ve Türkiye hayata geçirmeyi taahhüt etti. Bir başka handikap, M4 karayolunun güneyinde kalan 6 kilometrelik alan ve bu bölgedeki yerleşimlerde bulunan sivillerin Suriye rejiminin ve dolayısıyla Rusya’nın kontrolüne geçen bu yerlerden ayrılmak, kuzeye geçmek istemesi ve Türkiye kontrolündeki bölgelere, ya da Türkiye’ye gitmek üzere sınıra doğru göçe başlamasıdır! Böyle bir gelişme Rusya, Suriye ve Türkiye’nin karşı karşıya gelmesi ihtimalini doğurabilir. Cihatçı gruplar dar bir alana sıkıştıkları için kendilerine yönelik saldırılara karşı sivilleri “kalkan” olarak kullanabilir. Göçe zorlayarak Türkiye-Rusya çelişkisini derinleştirme hamlesine girişebilir.

    O zaman iktidar ne yapacak? Suriye Ordusu ile mi, cihatçı silahlı gruplarla mı mücadele edecek? Eninde sonunda bu noktaya gelinmesi, TSK ve desteklediği ÖSO ile HTŞ ve cihatçı milislerin nihai aşamada çatışmak zorunda kalması kaçınılmaz görünüyor. Ya da iktidar bu grupların hamiliğini üstlenerek Rusya, Suriye ve İran ile karşı karşıya kalarak yeni bir ateşkes sürecini zorlamaya çalışacak. Her iki seçenekte de Türkiye’nin kayıpları artabilir! Ülkemiz açısından en akılcı yaklaşım; bölgedeki tüm sınır boyunca Adana Mutabakatı’nın Türkiye’ye sağladığı 5 kilometrelik koridoru tesis edip, göçmen akınını burada durdurmak ve çatışmalara müdahil olmaksızın Rusya, İran, Suriye ordusunun bölgeyi cihatçılardan temizlemesinin yolunu açmaktır. Bu şekilde İdlib sahasını güvenceye aldıktan sonra Fırat’ın Doğusuna ve Doğu Akdeniz’deki sorunlara odaklanmaktır!
  17. Suriye savaşı 15 Mart itibarıyla 10’uncu yılına girdi. Bu süreçte en uzun kara sınırına sahip olduğumuz komşu ülkede büyük bir insani felaketin yanı sıra, “sosyal ve ekonomik yıkım” yaşanıyor!
    900 kilometreyi aşan uzunlukta kara sınırına sahip olduğumuz güney komşumuz Suriye’de 15 Mart 2011’de bazı ufak çaplı gösteriler ve ayaklanmalarla başlayan iç savaş, dokuzuncu yılını bitirip onuncu yılına girdi. Dünyanın dört bir yanından cihatçı teröristlerin akın ederek dahil olduğu, onlarca dış aktörün ve devletin sahada boy gösterdiği Suriye Savaşı aynı zamanda çok büyük bir insanlık dramının yaşandığı sahneye dönüştü. Suriye savaşında yaklaşık 600 bin sivil hayatını kaybetti. Ülke nüfusunun yarısına yakını evlerini, şehirlerini terk etmek zorunda kaldı. Birinci Dünya Savaşı’nın dört yıl, İkinci Dünya Savaşı’nın altı yıl, Avrupa’nın ortasındaki Bosna savaşının üç buçuk yıl sürdüğünü düşündüğümüzde 10’uncu yılına giren Suriye Savaşı’nın bu açıdan insanlık dramlarının en büyüklerinden birisi olarak tarihte yer alacağını öngörebiliriz.BM verilerine göre Suriyelilerin yaklaşık 4 milyonu Türkiye’de, 1 milyonu Lübnan’da ve 1 milyonu da Irak ve Ürdün’de bulunuyor. Özellikle Lübnan’da ve Ürdün’dekilerin önemli bir kısmı son bir yılda evlerine geri dönmüş olsalar da Türkiye’dekilerden önemli sayıda sığınmacının geri dönüşü henüz gerçekleşmedi. Hatta çoğunun Türkiye’de kalıcı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

    Suriye’deki iç savaş ekonomik açıdan da oldukça ağır bir faturaya işaret ediyor. Suriye’deki yeniden yapılandırma sürecinin uzun yıllar alacağı ve en azından 200 ile 500 milyar dolar arasında bir kaynak ihtiyacının söz konusu olacağı dile getiriliyor. Bu tutarın sadece Suriye’nin yeniden imar ve inşası için gerekli olduğu öngörülse bile başta Türkiye olmak üzere savaşın komşu ülkelere verdiği insani ve ekonomik kayıplarla birlikte faturanın çok daha yüksek olduğunu söylemek durumundayım. Ülkemizin sadece mültecilere harcadığı paranın 40-50 milyar dolar arasında olduğu dile getirilirken, ihracattan doğan kayıplar, askeri harcamalardaki artışlar ve diğer pek çok yönden gündeme gelen kaynak kayıplarıyla bu tutarın 150 milyar doları aştığı söylenebilir. İç savaş başladığında ülkenin mezhep ve etnik ekseninde üçe bölüneceği tartışmalarına karşılık gelinen aşamada Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması hedefi öne çıkmış görünüyor. ABD destekli özerk Kürt oluşumuna zemin yaratmak üzere girişilen senaryoların yanı sıra İdlib bölgesinde bir Sünni özerk bölge oluşturma planları da söz konusu. İç savaş başladığında Şam yönetiminin birkaç ayda devrileceği, ülkenin bölüneceği yönündeki öngörüler ağırlıkta olmasına karşılık, gelinen noktada böyle bir hedefle savaşa karar vermenin, bir savaş başlatmanın yarattığı felaketler, hesapların ne ölçüde yanlış ve telafi edilemez olduğunu ortaya koyuyor!
  18. Rusya Parlamentosu’nun kabul ederek onayladığı Anayasa Değişikliği ile görev süresi 2024’te dolacak olan Devlet Başkanı Putin’e yeniden başkanlığa seçilme ve sınırsız-süresiz görevi sürdürme yolu açıldı!
    Putin tarafından da desteklenen Anayasa Değişikliği, Rusya Parlamentosu’nda 382 oyla kabul edilirken 44 milletvekili çekimser oy kullandı. Yeni anayasa değişikliği Putin’in 2024 seçimleri de dahil olmak üzere 2036’ya kadar iki dönem daha başkanlığa aday olabilmesinin yolunu açıyor. Rusya parlamentosunun her iki kanadından büyük çoğunlukla onay alan anayasa değişiklikleri, bu aşamadan itibaren bölgesel yasama meclislerinde ele alınarak oylanacak. Bölgesel yasama meclislerinin üçte ikisi değişiklikleri kabul ettiği takdirde, Devlet Başkanı Putin’in önüne gelecek. Putin’in de onayı ardından 22 Nisan’da referanduma gidilecek.

    Yeni düzenlemeler başkanların görev dönemi sayısının sıfırlanması ve yeniden aday olma yolunun açılması yanında, parlamento ve şimdiye kadar istişari bir fonksiyonu olan Devlet Konseyi’nin görev ve yetkilerinin güçlendirilmesini de kapsıyor.
    2000-2008 yılları arasında iki dönem devlet başkanlığı yapan Vladimir Putin, ardından Dimitri Medvedev’i devlet başkanlığına aday gösterdi ve kendisi de başbakanlık görevini üstlenmişti. Verilen bu bir dönemlik aradan sonra yeniden iki dönem üst üste devlet başkanlığına aday olma hakkını kazanan Putin bu süreçte parlamentodan geçirdiği anayasa değişikliği ile başkanlık görev süresini 4 yıldan 6 yıla çıkartarak 2012 yılındaki seçimlerde tekrar devlet başkanlığı görevini üstlendi. 2018 seçimlerinde ikinci dönem göreve seçilen Putin’in süresi 2024’te dolacaktı! Şimdi 2036 yılına kadar Başkanlık yolunda engel kalmıyor! Yapılan kamuoyu yoklamaları halkın yeni anayasa değişikliklerinin içeriğini tam olarak bilmediğini ve anlamadığını gösterse de, 22 Nisan’daki referandumda değişikliklerin kabul edilmesine ve Anayasa Mahkemesi tarafından anayasaya uygun bulunmasına kesin gözüyle bakılıyor.
  19. Brüksel’de gerçekleşen Zirve’den “mülteci sorunu”” başta olmak üzere, tam üyelik müzakereleri, vize serbestisi ve GBA revizyonu konusunda hiçbir ilerleme kaydedilemedi!
    İktidarın kapıları açarak mültecileri ve göçmenleri Avrupa sınır kapılarına göndermesi üzerine Türkiye ile AB arasında başlayan gerginlik, 9 Mart’ta Brüksel’de gerçekleşen Zirve’de de giderilemedi! Zirve öncesinde CB Erdoğan; Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarına 1 milyon mültecinin yığılacağını, AB’nin Türkiye’ye verdiği sözleri tutmadığını, mülteci anlaşması kapsamındaki ödemelerin yapılmadığını, dile getirdi. Türkiye-AB ilişkileri açısından yeni bir açılıma vesile olması beklentisiyle gerçekleşen Brüksel Zirvesi’nden iktidarın umduğu sonuçlar ya da elde edilmek istenen karşılıklar elde edilememiş olmalı ki, CB Erdoğan ortak basın toplantısına bile kalmaksızın Brüksel’den ayrılarak Türkiye’ye döndü. Toplantı sonrasında Avrupa Konseyi ve AB Komisyon Başkanları tarafından düzenlenen “Erdoğansız” basın toplantısına derin görüş ayrılıklarının varlığının yansıdığını söylemek mümkün!

    Buna rağmen AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Charles Michel, Türkiye ile “siyasi diyaloğa devam” etme konusunda mutabık kalındığını, gündemdeki konuların Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile teknik düzeyde yapılacak müzakerelerle ele alınmaya devam edileceğini ifade ettiler. Ancak süresi bu ay dolacak olan Türkiye-AB Mülteci ve Geri Kabul Anlaşması’nın uygulanması konusunda anlaşmazlıklar giderilemedi. Anlaşmanın yeni koşullarda güncellenerek yenilenmesi konusunda temaslar sürdürülecek. Hatırlanacağı gibi, İktidar, başlangıçta 3 milyar Euro, daha sonra 6 milyar Euro’ya çıkartılan parasal destek konusunda paranın doğrudan kendisine verilmesini istiyor. AB ise yapılan ihalelerin, alımların, harcamaların “şeffaf olmadığını” parasal desteğin nerelerde kullanıldığı konusunda Türkiye’nin ikna edici olamadığını öne sürerek ödemeleri “kurumsal” şekilde yapma yoluna gidiyor. UNICEF, UNESCO gibi BM kuruluşları ve Kızılhaç üzerinden aktarmalar yapılarak, doğrudan amaca uygun kullanım denetleniyor. Bu da süreci uzatırken, AB kendi öngördüğü ve planladığı sağlık, eğitim, beslenme vb. projelerine bu parayı kullandırıyor. Uzun süredir AB Komisyonu, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu ile ilişkilerin gergin olduğu, hatta son dönemde doğru düzgün bir görüşmenin dahi olmadığı dikkate alındığında Brüksel’deki toplantıdan somut bir sonuç çıkması beklenmiyordu. CB Erdoğan’ın ani ayrılışı, Michel ve von der Leyen’in basın toplantısının 10 dakika sürmesi, görüşmelerin olumsuz geçtiğini yansıtıyordu! Ancak bu buluşmanın en somut sonucu; AB Komisyonu Dış İlişkiler Komiseri Josep Borrell ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun sorun başlıklarını gidermek üzere müzakereleri sürdürmekle görevlendirildiklerinin açıklanması olarak görülebilir. Heyetler arasında yapılacak görüşmelerle 26 Mart’taki AB Liderler Zirvesi’ne kadar mülteci anlaşmasının güncellenmesi ve revizyonu, mali yardımın artırılması, geri kabulün gözden geçirilmesi, vize muafiyeti, GBA’da izlenecek süreç gibi konularda bir yol haritasının ortaya konulmasına çalışılacak. Brüksel buluşmasıyla, Türkiye ile AB arasında Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon krizi nedeniyle alınan yaptırım kararı sonrasında Temmuz 2019’dan bu yana dondurulan ilişkilerde ilk diyalog gerçekleşmiş oldu. Charles Michel ve Ursula von der Leyen’in “Türkiye ile siyasi diyaloğun sürdürülmesi” yönündeki açıklamaları da bunu teyit ediyor.
  20. CB Erdoğan’ın Brüksel Zirvesi’ni neden terk ettiği Avrupa Medyası’nda “AB, Türkiye’nin sığınmacıları kapıya yığma şantajına boyun eğmeyecek!” başlığıyla yer aldı!
    Bürüksel Toplantısı’na ilişkin Avrupa medyasına sızdırılan perde arkası bilgilere bakıldığında CB Erdoğan’ın neden ortak basın toplantısına katılmadığı ve hemen toplantıdan ayrılıp Brüksel’i terk ettiği daha somut anlaşılıyor. Medyaya sızdırılan bilgilere dayalı haberlere bakılırsa, iktidarın mültecileri AB’ye karşı baskı aracı olarak kullandığı suçlamaları ve buna izin verilmeyeceği söylemleri sürdürülüyor. Ayrıca Türkiye’deki sığınmacılar için ek finansal destek konusunun “AB’nin Türkiye’nin sığınmacıları kapıya yığma şantajına boyun eğmeme kararlılığının göstergesi olarak gündemden düşürüldüğü” öne sürülüyor. Almanya’nın önerisiyle gündeme getirilen ek mali destek, 500 milyon Euro’luk ek yardım konusunda diğer AB üyesi ülkelerin tavır alması ve tepki göstermesi üzerine konunun rafa kaldırıldığı kaydediliyor. İktidarın İdlib’den gelecek mültecilere sınırda “briket ev” projesine AB’nin parasal destek sağlaması talebinin Brüksel’de sıcak karşılanmadığı ifade ediliyor. AB’nin Suriye’nin olası barış sonrası yeniden inşasına katkı sağlamak düşüncesinde olduğu, bunun için de ön koşul olarak Esad yönetimiyle gerçekleşecek siyasi çözümün bekleneceğinin iktidar sözcülerine iletildiği kaydediliyor. Avrupa Parlamentosu’nun yeni Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor “Sığınmacılar konusu, Türkiye’nin AB katılım süreci müzakereleri, vize serbestisi ve gümrük birliği konularıyla karıştırılmaması gerekli ve zorunlu” açıklamasını yaptı. Türkiye’nin Vize Muafiyeti mutabakatındaki taahhütlerini yerine getirmediği, demokratikleşme, rüşvet-yolsuzlukla mücadele, mali şeffaflık vb. konular başta olmak üzere, kriterleri tamamlamadığı belirtilerek, yakın dönemde Vize Muafiyeti ve GBA konusunda ilerleme sağlanmasının çok güç olduğu özellikle vurgulanıyor. Türkiye’nin mültecilerin AB ülkeleri arasında adil ve eşit şekilde paylaşılması ve Türkiye’nin yükünün azaltılması önerisinin de özellikle Avusturya, Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti gibi orta ve doğu Avrupa ülkelerinin itirazları nedeniyle kabul görmediği dile getiriliyor. Buna karşılık Almanya öncülüğünde “Gönüllü Koalisyon Ülkeleri” grubu yalnız ve kimsesiz çocukların paylaşımı konusunda adım atma kararı aldı.

    Bilindiği gibi halen Türkiye’nin yerine getirmesi gereken eksik kalan 6 kriter daha bulunuyor. Bunlar arasında, terörizmin tanımının AB ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kriterlerine uyumlu hale getirilmesi, kişisel verilerin korunması yasasının düzenlenmesi, kamu harcamaları ve ihalelerinin şeffaflaştırılması, kara para aklama ve rüşvetin önlenmesi, siyasetin finansmanının şeffaf hale getirilmesi gibi önemli unsurlar bulunuyor. İktidar AB’den kalan kriterler yerine getirilmeden vize serbestisine geçiş için AB’nin formül bulmasını ve onay vermesini istiyor. Türkiye’den sonra müzakereye başlanan pek çok ülkeye vize serbestisi tanındığını Türkiye’ye haksızlık yapıldığını savunuyor. AB, yukarıda belirttiğim kriterlerden ödün verilmesinin söz konusu olamayacağı tavrında ısrarlı ve geri adım atmıyor. İktidarın müzakerelerin bir an evvel başlatılması taleplerine AB olumsuz bir yaklaşım sergilemiyor. Buna karşılık, son dönemde hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, mülkiyet güvencesi, mal varlıklarına el konulması vb. sorunların giderilmesini ve AB müktesebatıyla uyumlu hale getirilmesini müzakerelerin başlatılmasının ön koşulu olarak gündeme getiriyor.
  21. Türkiye’den göçmen akınına karşı Yunanistan’a yardım kararı alan AB Komisyonu, 22 AB ülkesinden sınır koruma görevlilerinin yer aldığı ilk birliği Türkiye sınırına konuşlandırdı!
    AB Sınır ve Sahil Koruma Dairesi (Frontex) olarak geçtiğimiz yıllarda mülteci akınına karşı kurulan birlikler, Yunanistan’ın talebi üzerine başlatılan “Meriç 2020 Acil Sınır Müdahale” görevi kapsamında Türkiye-Yunanistan sınırına gönderildi. Yunanistan, Frontex görevlilerinin Türkiye ile Yunanistan arasındaki sınırı oluşturan Meriç nehri sınırındaki bölgede dikenli tellerin bulunduğu alanda ve “bölgedeki sokaklarda” devriye görevine başladığını, duyurdu. Frontex’in beş Yunan adasında da Türkiye’den Yunan adalarına izinsiz, kaçak geçişleri engellemekle görevlendirildikleri belirtiliyor.
    İçişleri Bakanı’nın mültecilere Meriç nehrini yürüyerek geçmeleri tavsiyesinin devlet ciddiyetiyle bağdaşmadığı apaçık ortada iken, AB tarafından gerçekleştirilen bu karşı hamle AB’nin ne pahasına olursa olsun sınır kapılarını açmayacağının ve mültecileri almayacağının en somut işaretidir.

    Bu açıdan iktidarın mülteci politikasını ve sınırlara göçmen gönderme girişimini yeniden değerlendirerek gözden geçirmesi gereği açık biçimde görülüyor. Türkiye’nin uluslararası kamuoyu önünde bu hale düşürülmesi kabul edilemez bir durumdur! Brüksel Zirvesi’nden hemen sonra Frontex’in Türkiye sınırına operasyon birimleri göndermesi ve Yunan güvenlik güçlerine destek olarak sınır devriye görevine başlatılması iktidarın mültecileri kapılara yığma hamlesine 22 AB üyesinin ortak yanıtı olarak değerlendirilebilir.
  22. Yabancı yatırımcılar gerek Türk şirket hisselerini gerekse hazine kâğıtlarını satıp Türkiye’den çıkma eğilimine hız verdi. Yılbaşından bu yana 4 milyar doların üzerinde yabancı portföy yatırımı ülkemizden çıktı!
    Türkiye ekonomisinin en temel gereksinmelerinden birisi olan yabancı yatırımcı ve yabancı yatırım sermayesi girişleri hızla gerilediği gibi son dönemde tersine dönen eğilim, yatırımcı ve sermaye kaçışına yöneldi. Merkez Bankası ve Hazinenin haftalık verileri yılbaşından bu yana yabancı yatırımcı kaçışının kesintisiz şekilde sürüyor.
     28 Şubat- 6 Mart 2020 arasındaki son bir haftada yurt dışı yerleşik yatırımcıların 270 milyon dolar tutarında hisse senedi 380,2 milyon dolarlık da Devlet İç Borçlanma Senedi’ni satarak ellerinden çıkarttıklarını gösteriyor.
     Bir haftada toplamı 650,2 milyon doları bulan menkul varlıklarını satıp nakde çevirerek Türkiye piyasalarından çıkan yabancı yatırımcıların bu yönelimi, dış kaynak ve yabancı para girişi ihtiyacındaki Türkiye ekonomisi açısından çok ciddi bir kanamanın varlığını ve durdurulamadığını sergiliyor.
     Yılbaşından bu yana yurt dışı yerleşiklerin hisse senedi satışlarının toplamı 1 milyar 309 milyon dolara, DİBS satışları toplamı ise 2 milyar 709 milyon dolara ulaştı. 1 Ocak- 6 Mart 2020 arasındaki dönemde, bu satışlarla gerçekleşen yabancı menkul kıymet yatırım sermayesi kaçışı 4 milyar 18 milyon dolar oldu.
     2019’da da yabancı portföy yatırımcıları 2 milyar 328 milyon doları hisse senedi, 5 milyar 10 milyon doları da DİBS olmak üzere toplam 7 milyar 339 milyon dolarlık menkul kıymet varlığını satıp, portföylerini boşaltarak Türkiye’den çıkış yaptılar.
     2020 yılında ise bu kaçışın daha da hızlandığı daha yılın ilk üç ayında 4 milyar doların üzerine çıkarak, geçen yılın tamamındaki çıkışın yüzde 60’ına yaklaştığı görülüyor.

    Yabancı kaçışları bu hızla devam ettiği takdirde, özellikle Borsa İstanbul’da (BİST) hisse senedi piyasasının yüzde 70’ine varan kısmını ellerinde bulunduran yabancı yatırımcıların çekilmesiyle menkul kıymet piyasalarında büyük çöküş yaşanabileceğini, BİST’te işlem gören önde gelen Türk şirketleriyle, bankaların, halka açık holding ve grupların piyasa değerinin dip noktalara inebileceğini öngörebilirim. Böyle bir durumda, hisse fiyatları dip noktalara gerilediği için olması gerekenin çok altına düşecek piyasa değerleriyle Türk şirketlerinin çok ucuza el değiştirmesi gündeme geleceği gibi, menkul kıymet piyasalarından kaynak temin edebilmeleri de çok güçleşecek. Hisse senedi piyasasında yabancıların payı 6 Mart 2020 tarihi itibarıyla yüzde 60,8 olurken bir yıl önce bu oran yüzde 65,3 seviyesindeydi. Dolayısıyla hisse senedi piyasasında yabancı payı Ocak-Mart arası dönemde 4,5 puan geriledi. 4 milyar doların üzerinde menkul kıymet satılarak, bu hisselere yatırılan yabancı sermaye ülkeden çıktı!
  23. Yabancı yatırımcının Türkiye’den kaçışı, aynı zamanda Türkiye ekonomisine ve iktidarın ekonomi politikalarına olan güvensizliğin en somut göstergesidir! Türkiye’nin küresel piyasalardaki “Risk Puanı” yükseliyor!
    Uluslararası piyasalarda koronavirüs salgını nedeniyle gözlenen dalgalanmalar, Türkiye gibi pek çok gelişmekte olan ülke piyasasını olumsuz etkiliyor. Ancak Türkiye’de ilk koronavirüs vakasının resmi olarak 11 Mart’ta açıklandığını göz önünde bulundurduğumuzda söz konusu kaçışlar, bu açıklamalardan önceki döneme, 6 Mart 2020 haftasına ait!
    Dolayısıyla yabancı sermaye kaçışının koronavirüs vakasının açıklanmasıyla bağlantılı olduğunu söylemek, böyle bir gerekçe dillendirmek doğru olmaz!
    Bunun yanı sıra Türkiye’deki vaka sayısının 18’e yükseldiğinin açıklanmış olmasıyla bu kaçışın 6 Mart sonrasındaki haftalık verilerde daha da hızlanacağını öngörmek durumundayım. Nitekim dış ve iç politikadaki belirsizliklere, gergin süreçlere, resmi olarak açıklanan koronavirüs vakalarının varlığının da eklenmesiyle Türkiye’nin küresel piyasalardaki Risk Puanı (CDS/Credit Default Swap) 230 baz puandan 13 Mart 2020 itibarıyla 497 baz puana yükseldi.

    CDS pirimi 300 baz puanın üzerinde olan ülkeler, riskli kategoride değerlendiriliyor. Kredi, kaynak, doğrudan ya da portföy yatırımı amaçlı yabancı sermayeyi çekebilme potansiyeli düşüyor. Kaynak bulabilse de, bu daha çok riski seven, kısa dönemde maksimum kazanç elde etmeyi öngören sıcak paracıların yüksek bedel taleplerinin karşılanmasıyla mümkün olabiliyor. Türkiye 497’ye yükselen CDS primi ile Venezuela, Arjantin ve Ukrayna’nın ardından dünyada dördüncü sıraya yükseldi! Bir ülkeye yatırılan sermayenin, açılan kredinin batma riskini gösteren CDS priminin kısa sürede neredeyse iki katı düzeyde ve hızla artması uluslararası piyasalarda Türkiye’ye yönelik yatırımcı bakışını negatif etkileyeceği gibi, bulunacak dış kaynakların maliyetini de (faiz) yukarı çekecektir.
  24. İktidarın yargı üzerindeki etkisi artıyor! Yabancı yatırımcı için en temel güven unsuru azalıyor! Ekonomi politikaları güven vermiyor! TVF ve BİST yönetimleri iç içe geçti! CDS’nin yükselmesi ve yabancı kaçışının nedenleri!
     Ekonomi politikalarına güvensizlik ve kısa sürede buna dönük önlemlerin alınması beklentisinin olmaması,
     Türkiye-Rusya ilişkilerinde ve İdlib’de gerilimin tırmanması,
     Göçmenlerin Avrupa sınır kapılarına yığılması, Türkiye-AB gerilimin yükselmesi,
     Yabancı yatırımcı için en temel güven unsuru olarak görülen yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti konusunda iktidarın yargı üzerindeki etkisinin arttığı kanısının güçlenmesi,
     Gazetecilere, iş insanlarına yönelik tutuklama, gözaltı, muhalefet vekillerine fezleke düzenleme, dava açma kararlarının peş peşe gelmesi, yabancı sermaye kaçışını hızlandırdı.
    Tüm bu süreçlerin yansımaları önümüzdeki dönemde de kaçış eğilimini negatif olarak etkilemeye devam edecektir. Ayrıca MB’nin para-döviz-faiz politikalarında bağımsız olamadığını sergileyen kararların yanında; bünyesinde hisseleri BİST’te işlem gören halka açık pek çok kamu şirketini, kamu bankalarını bulunduran Varlık Fonu’nun (TVF) borsa işlemleriyle ilgili “dile getirilen iddiaların” yabancıların borsadan çıkışında, ellerindeki hisse senetlerinin satışında etkisinin olabileceği gözlerden kaçırılmamalıdır!

    Dünya borsalarında yönetimlerin bağımsızlığı ilkesinin aksine, BİST Yönetim Kurulu Başkanı’nın aynı zamanda halka açık kamu şirketlerini ve bankalarını da bünyesinde bulunduran TVF’de de Yönetim Kurulu Üyesi olması, BİST Genel Müdürlüğü’ne halen ABD’de yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarıyla yargılaması süren eski … Genel Müdür Yardımcısı’nın getirilmesi, BİST yönetim kurulunda Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve İletişim Başkanı’nın görevlendirilmesi, bazı isimlerin Cumhurbaşkanlığı, TVF ve BİST yönetiminde eş zamanlı olarak yer almasından ötürü, borsaya siyaset gölgesinin düşmesi ve hisselere siyasi müdahale endişesi de yabancı portföy yatırımcılarını kaygılandıran, BİST’ten ve Türkiye piyasalarından çıkışlarını hızlandıran etkenler arasında sayılabilir. Hatırlanacağı gibi bu atamalar ardından geçen yıl Aralık ayında BİST’in yegâne yabancı ortağı Avrupa Kalkınma Bankası (EBRD) BİST’teki yüzde 10 hissesini satarak Türkiye’den çekilmişti. EBRD’nin hissesi Yönetim Kurulu Başkanlığını Cumhurbaşkanının, Başkanvekilliğini ise Hazine ve Maliye Bakanı’nın (Damat!) yaptığı TVF tarafından satın alındı. Böylece TVF’nin BİST’teki hissesi yüzde 90,60’a yükseldi ve siyasi iktidar ile TVF ve BİST yönetimleri adeta “iç içe” geçti. Dünya borsalarında ve menkul kıymet piyasası oluşumlarında örneği olmayan böyle bir tablo, yabancı yatırımcıların Türkiye piyasalarına, BİST’e bakışını negatif etkileyeceği gibi borsada “siyasi manipülasyon” kaygısını ve iddialarını da yaygınlaştıracaktır. Üç ayda hisse senedi ve menkul kıymet piyasalarındaki yabancı satışlarının 4 milyar doları aşmasının ardındaki süreçlere bakarken, bu tabloyu da gözden uzak tutmamak gerektiği kanısındayım.
  25. Türkiye, geçen yılı yüzde 13,7’ye yükselen resmi işsizlik oranı ve 4 milyon 394 bine varan işsiz sayısıyla kapattı! Çarpıcı olan yüzde 6 büyümeye karşılık, istihdam artmıyor ve işsizlik yükseliyor!
    Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı 2019 Aralık ayı (Ekim-Kasım-Aralık dönemi) işsizlik ve istihdam verileri;
     Geçen yılın yüzde 13,7’ye yükselen işsizlik oranıyla kapatıldığını,
     Resmi işsiz sayısının 4 milyon 394 bin kişiye çıktığını,
     Son bir yılda çalışma çağındaki nüfus 975 bin kişi artarken işgücüne katılımın izaha muhtaç şekilde 95 bin kişide kaldığını, sergiledi.

    Çalışma çağındaki nüfusun yaklaşık 1 milyon kişi artmasına karşılık işgücüne katılımın sadece bunun yüzde 10’u düzeyinde ve 95 bin kişide kalmış olması dikkat çekiyor! Daha da önemlisi, Türkiye ekonomisinin geçen yılın son üç ayında yüzde 6 ve yıllık olarak da yüzde 0,9 pozitif büyüdüğünü açıklayan TÜİK’in büyüme ve işsizlik verilerinin çelişkisi ve taban tabana zıtlığı! TÜİK’in verileri aynı dönemde yüzde 6’lık büyümeye karşılık işsizliğin azalmayıp arttığını, büyümenin istihdamı artırmadığı gibi işsiz sayısının yükselmesini de önleyemediğini gösteriyor.
     Son bir yılda çalışan sayısı sadece üç bin kişilik artış göstermiş. Bu bile işsizliğin vahim boyutlarını ve ekonominin istihdam yaratamadığını göstermesi açısından çarpıcı bir rakam.
     Son bir yılda ev kadınlarının sayısı 361 bin kişi artış göstermiş. Yani çalışma çağındaki, işgücüne katılabilecek 361 bin kadın iş aramaktan ya da çalışmaktan vazgeçerek ev hanımı olmaya, ev işleriyle meşgul olmaya karar vermiş.
     Son bir yılda iş bulma ümidini kaybedenlerin sayısı 240 bin kişilik artarak 838 bine yükselmiş! Geçmiş yıllarda işgücüne dahil olarak çalışan ya da iş arayan yüz binlerce kadın ve erkek büyük bir değişim geçirerek ‘nasılsa iş bulamıyorum’ deyip, iş aramamaya ya da evde oturmaya karar vermiş! Bu tablo; iktidarın günü kurtarmaya, kâğıt üzerinde verileri olumlu çıkartabilmeye dayalı ekonomi politikalarının, kamu bankalarına dağıttırılan kredilerle desteklenen tüketim ve harcama artışlarıyla sağlanan yüzde 6’lık büyümenin işsizliğe çare olmadığını gösteriyor!
  26. İşgücüne dahil olmayan nüfusun artmasının işsiz sayısının daha düşük çıkmasına olanak sağladığını ve bu noktada yapılmak istenen “TÜİK kurnazlığını” göz ardı etmemek gerekiyor!
    Sadece 3 bin kişilik yeni istihdamın olduğu son bir yılda 975 bin kişi artan çalışma çağındaki nüfus, olduğu gibi işgücüne katılmış olsaydı işsiz sayısı da 975 bin kişi artacaktı. TÜİK bunun yerine sadece 95 bin kişinin işgücüne dahil olduğunu, diğer milyonlarca kişinin “işgücüne dahil olmayan nüfus” içinde yer aldığını göstererek hem resmi işsizlik oranını hem de resmi işsiz sayısını düşük gösterme imkânına kavuşmuş oluyor.

    TÜİK’in işgücüne dahil olmayan nüfus içinde yer alan “İş aramayıp çalışmaya hazır olan” 2 milyon 468 bin kişiyi sırf son bir ayda resmi kanallardan iş aramadığı için neden işgücüne dahil etmediği ya da neden işsizler arasında yer vermediği de ortada! Gerçekte işsiz olan bu 2 milyon 468 bin kişi, 4 milyon 394 bin olarak açıklanan resmi işsizlere eklendiğinde otomatik olarak işsiz sayısı 6 milyon 862 bine çıkarak 7 milyona dayanıyor. Devam edelim:
    İşgücüne dahil olmama nedeni “diğer” diye tasnif edilen 1 milyon 630 bin kişi de işsiz olduğu halde TÜİK’in hesabında işsiz sayılmıyor!
    Dolayısıyla çalışma yaşında olduğu halde ekonomik toplumsal yaşamın dışında kalarak ev işleriyle meşgul olmayı tercih eden ve işgücüne dahil olmayan kadın sayısında bir yılda gerçekleşen 361 bin kişilik artışı, “diğer” olarak tanımlananları, iş bulmaktan umudunu yitirenleri, iş aramayıp çalışmaya hazır olanları, özetle gerçekte hepsi işsiz olan bu kategoridekilerin toplamı, 5 milyon 297 bin kişiye ulaşıyor! TÜİK’in dışladığı tüm bu işsizleri, açıklanan resmi işsiz sayısıyla birlikte hesaba dahil ettiğimizde gerçek işsiz sayısının TÜİK’in söylediğinin neredeyse iki katı düzeyinde ve 9 milyon 691 bin kişi olduğunu, işsizlik oranın da yüzde 13,7 değil yüzde 22 düzeyine yükseldiğini görüyoruz!
  27. Korona virüs salgını ekonomiyi ve özellikle en önemli döviz geliri sağlayan sektörlerden turizmi ciddi şekilde olumsuz etkileyecek! İktidarın tüm sektörlere yönelik “ destek ve önlem paketi” ilan etmesi elzemdir!
    Çin’de başlayan Koronavirüs salgını sonrası, iktidarın ilk aşamada alternatif pazarlarda ihracat artışı ve Çin malları yerine Türk ihraç mallarının ikamesine dayalı büyük döviz geliri artışı beklentileri tutmadığı gibi başta turizm olmak üzere pek çok sektördeki ilk belirtiler hasarın büyük olacağını gösteriyor.
     Özellikle ihracat ve turizm gibi ekonominin en büyük döviz girdisini sağlayan iki sektör, Koronavirüs salgınıyla derinden sarsıldı!
    Son açıklanan sanayi üretim endeksi verileri, Ocak ayında yüzde 0,2’lik düşüşe işaret ederken tekstil dışındaki sektörlerde üretim ve ihracat gerilemesi kendisini göstermeye başladı.

    Turizm Sezon Başlangıcı’nın nisan sonu-mayıs başına ertelenmesi, sektörü olumsuz etkiledi. Seyahat acenteleri, tur operatörleri ve konaklama tesisleri rezervasyon iptalleri ve yeni rezervasyonların bıçak gibi kesilmesiyle daha sezon başlamadan darboğaza girdi.
    Turizm sektöründe sezon başlangıcının Mayıs başına ertelenmesinin ilk etapta asgari 7-8 milyar dolar ve üzerinde bir kaybı gündeme getirdiği belirtiliyor. Sektör temsilcisi dernek ve birliklerden peş peşe yapılan açıklamalarda buy düzeyde bir kaybın turizme ağır hasar vereceği vurgulanarak, iktidarın acil önlem alması, sektöre destek sağlanması, vergi kolaylıkları getirilmesi, bankalara olan kredi borç taksitlerinin ertelenmesi talep ediliyor. Olağan koşullarda 1 Mart itibarıyla başlayan sezonun iki ay ertelenmesi, turizm sektörünün tüm projeksiyonlarını, satış ve rezervasyon planlarını değiştirdi!
    Sektör STK’ları ve mesleki birlikler bu desteğin yeniden devreye sokulmasını talep ederken, elektrik faturalarında indirim, iktidarın bu yıl çıkarttığı yasayla yürürlüğe koyduğu konulan konaklama vergisinin, yeni kurulan Turizm Geliştirme Fonu için yapılacak kesintilerin tümüyle kaldırılması ya da en az üç yıl ertelenmesi talep ediliyor. Ayrıca sektörün kredi borçlarının düşük faizle yeniden yapılandırılması, 2015’teki Rusya ile uçak krizi sonrası tur operatörlerine yönelik olarak uygulamaya konulan “boş koltuk” desteğinin tekrar gündeme alınması gibi istekler sıralanıyor.
    Sektör temsilcileri ve kuruluşlarının bir başka endişesi de Rusya ile ilişkilerdeki gerilimin azaltılması, ilişkilerin normalleştirilmesi. 2019 yılında sadece Rusya’dan 7 milyon turist geldiği belirtilerek, bu pazarın kaybedilmesi ya da küçülmesinin sektöre ağır hasar vereceği dile getiriliyor.
    Sektör temsilcileri hizmet sektöründe en yoğun istihdamın sağlandığı turizmde ortaya çıkan bu kaybın, beraberinde işçi çıkartma ve istihdam azaltmayı getirerek işsizliğin artmasına yol açacağını ifade ediyor. TÜİK’in istihdam verilerine göre toplam istihdamın yüzde 57,5’i hizmetler sektöründe yer alıyor.
    [Hatırlanacağı gibi 2015’te Rusya ile yaşanan savaş uçağı krizinden sonra Rusya’nın devreye soktuğu yaptırımlar ve Türkiye turlarının iptaliyle 2016 yılında sektör çok ciddi turist ve gelir kaybına uğramıştı!]

    Aynı zamanda Türk Hava Yolları (THY), hisselerindeki olağanüstü düşüş sonrasında gelinen noktadaki hisse fiyatlarının şirketin gerçek performansını yansıtmadığı gerekçesiyle, Borsa İstanbul’da (BİST) işlem gören paylarını geri satın alma kararı aldı. THY gibi BİST’te işlem gören başka önemli hisselerin sahipleri de paylarını geri alım sürecini başlattı.
    Gerek mevcut ekonomik kriz tablosu gerekse bu tabloya eklenen koronavirüs önlemleriyle en büyük darboğaza girmeye aday sektörlerin başında gelen turizme ve zincirleme etkilenecek olan tüm sektörlere yönelik önlemler hemen alınmalıdır.
    Halk sağlığını koruma, salgını önleme amaçlı önlemlerle birlikte ve paralel şekilde sanayici, ihracatçı, turizmci, küçük esnaf, yolcu taşıma sektörü ve diğer sektörler için acil bir önlem ve destek paketi süratle iktidar tarafından açıklanmalıdır. Mevcut koşullara küresel ekonomiye yönelik küçülme ve ticaretin daralması öngörüleri de eklendiğinde; Türkiye ekonomisinin hem genel olarak hem de spesifik sektörler düzeyinde bu durumdan ağır hasar görmesi kaçınılmazdır!
  28. Koronavirüs salgınıyla küresel ekonomideki daralma enerji talebini düşürdü, petrol fiyatlarında sert düşüş yaşandı. Rusya ve Suudi Arabistan’ın üretimi kısma konusunda anlaşamamaları petrol savaşlarını başlattı!
    Koronavirüs salgını nedeniyle başta Çin, Güney Kore, Japonya olmak üzere dünyanın en büyük imalatçı, tedarikçi ve ihracatçı ülkelerinde üretime ara verilmesini, fabrikaların tatil edilmesini beraberinde getirince, petrol ve enerji talebi sert şekilde azaldı.
    Bunun üzerine Petrol üreticisi ülkeler talepteki azalmaya bağlı olarak düşen petrol fiyatlarının daha da gerilemesini önlemek için petrol üretimini 1,5 milyar varil kısmayı gündemine alan toplantı için Viyana’da bir araya geldi. Petrol Üreticisi Ülkeler Teşkilatı’nın (OPEC) lider üreticisi Suudi Arabistan ile OPEC dışı üreticilerin lideri konumundaki Rusya arasında yapılan müzakerelerde anlaşma sağlanamadı.

    Petrol fonlarındaki birikime güvenerek Rusya’yı üretim kısıntısına zorlamayı hedefleyen Suudi Arabistan, hem üretimi artırma hem de fiyatları düşürme kararı alınca petrol savaşları başladı. Suudi Arabistan ve Rusya arasındaki bu fiyat savaşı küresel piyasalarda sert düşüşe neden olurken altın ve Euro değer kazandı. Petrol fiyatlarının bir anda yüzde 30-40 arasında gerilemesi ve varil fiyatının 30 dolara kadar inmesi enerji ve para piyasalarında küresel sarsıntıya yol açtı. Dev enerji şirketlerinin olağanüstü düşen fiyatlar nedeniyle gelirlerinin azalması, bankalardan aldıkları yüz milyarlarca dolarlık kredilerin geri dönmeyeceği endişesi kaygıları büyüttü.
    Hem doğalgaz hem de petrol ihracatçısı olan Rusya, fiyat savaşlarına direnç gösterebilir. Ekonomisi sadece petrol ihracatına ve buradan elde edilen gelirlere dayalı Venezuela, Nijerya, İran, Cezayir ve daha birçok petrol üreticisi ülkenin bu süreçte ağır krize girmesi beklenmelidir.
    Petroldeki fiyat savaşlarının Suudi Arabistan ve Rusya’ya kıyasla daha pahalı bir teknoloji olan kaya gazından petrol üretimi ağırlıkta olan ABD’yi de olumsuz etkileyeceği bunun da küresel ekonomi ve ticarete ikici bir darbe daha indireceği kaygısı hızla büyüyor.
    Şayet petroldeki fiyat ve üretim savaşları devam ederse, önümüzdeki dönemde gündeme gelmesi muhtemel yeni küresel ve bölgesel sarsıntıları şu şekilde sıralamak olanaklı:
    *Ekonomileri zayıf durumda ve tümüyle petrole bağlı İran, Irak, Cezayir, Nijerya, Venezuela, Azerbaycan vb. petrol üreticisi ülkelerde ekonomik kriz ve sosyal patlamalar, ayaklanmalar, politik sarsıntılar yaşanabilir.
    *Her ne kadar üretim maliyetleri düşük, petrol geliri fonları trilyon dolar düzeyinde olsa da düşük fiyattan satılacak petrolle elde edeceği gelirleri azalacak olan ve açığı hazır rezervlerden karşılamak durumunda kalacak Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ülkesindeki konumu sarsılabilir. Petrol savaşlarının uzaması halinde Suudi hanedanı içindeki iktidar mücadelesi hızlanabilir.

    *Petrol üretimi ve yatırımlarında son yıllarda ağırlığı kayagazına veren ABD’li petrol üreticileri bu alana çok büyük krediler çekerek dev yatırımlar yaptılar. Aynı zamanda Trump destekçisi olan ABD enerji ve kayagazı petrol şirketleri petrol savaşlarından olumsuz etkilenecek kesimler arasında yer alıyor. Dolayısıyla bu şirketler Trump’ı Suudilere baskı yapmaya, Rusya ile uzlaşmaya zorlamak için devreye girebilirler. Aksi halde aldıkları dev kredileri ödeyememeleri, ABD ve küresel bankaları zora sokabilir. Bu şirketlerde toplu işçi çıkartmaların gündeme gelmesiyle ABD kamuoyunda artacak tepkiler, Trump’a oy, hatta seçimi kaybettirebilir.
     Petrol savaşının fitilini ateşleyen Rusya ve Putin açısından da süreç uzarsa riskler artmaya başlayabilir.
    Şu anda ABD’nin Rus petrol şirketi Rosneft’e uyguladığı yaptırımlara karşılık ABD’li kayagazı petrol enerji şirketlerini zora sokmuş görünen Putin açısından, Rusya’nın petrol gelirlerinde yaşanacak gerileme Suriye başta olmak üzere askeri operasyonların finansmanında ekonomik sıkıntıya ve içeride protestolara yol açabilir. Anayasa değişikliğiyle sınırsız-süresiz başkanlıkta kalma hesapları yapan Putin açısından iç siyasi tablonun karışması, bu siyasi hesapları olumsuz etkileyebilir.
    Merkez Bankası’nın yaptığı hesaplamalara göre, petrol fiyatlarındaki her 10 dolarlık düşüş ya da yükseliş, cari açık üzerinde 4,5 milyar dolarlık artış ya da düşüş etkisi yaratıyor. Yine petrol fiyatlarının yüzde 1 artması ya da düşmesi de enflasyon üzerinde 0,5 puanlık iniş ya da çıkışa neden oluyor. Mevcut ekonomik kriz tablosu, iç ve dış politika gerilimleri nedeniyle döviz kurlarının yükselişe geçtiği Türkiye açısından, küresel petrol fiyatları düşse de dolar ve eurodaki kur artışı, bu avantajın sınırlı kalmasına neden olacaktır. Nitekim geçen hafta yapılan 60 kuruşluk indirimin üzerinden bir hafta geçmeden benzine 7 kuruş zam yapıldı

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA